Vatan Kitap’ın Nisan 2008 sayısında yayımlandı.

“Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa”ın ilk baskısı 2007’nin aralık ayında yapıldı. Ben ikinci baskıya yetişebildim. Bu yazıyı yazmadan önce Dergâh Yayınları’nı aradım ve 3. baskının yapıldığını öğrendim. Her defasında kaç adet basıldığını da öğrenmek istedim. Yayınevi’nden nazik bir bey, Mehmet Bey benim için sordu. Yetkililer, sayı vermenin doğru olmayacağını söylemiş. Mehmet Bey’e teşekkür ediyorum. Ama bu durumda tabii bilemiyoruz, 1500 adet mi yoksa 3 bin adet mi yoksa 6 bin adet mi basıldı ve ne kadar satıldı… Bunu bilmeyi isterdim çünkü Tanpınar’ın günlüklerinin gördüğü ilgiyi merak ediyorum. Ama artık etmemeliyim çünkü konuyu örten gizem yüzünden öğrenmem olanaksız.


“Gizem”in kaynağının “ticari endişeler” olduğunu sanmıyorum. Eminim, yine “imaj kaygısı”dır; hani günlüklerin yayımlanmak için bu kadar beklemesinin sebeplerinden de biri olduğunu düşündüğüm kaygı.
Kitap ilk çıktığında Zaman Gazetesi’nin eki “Kitap Zamanı”na kapak olmuştu. Sonra yine Zaman’da, Radikal’de ve başka yerlerde yazılar yayımlandı. Okuduğum yazılardaki bariz bir ortak nokta, “endişe” idi, bütün anlam karşılıklarıyla endişe. Günlüklerden yansıyan kişiliğin, Tanpınar’ın eserlerine yakışmadığı endişesi… Bazı olaylar, kişiler ve kendisi hakkında günlüklerine yazdıkları, yapıtlarından yola çıkarak veya değil, kendi tasavvurumuzla oluşturduğumuz Tanpınar’dan başka bir Tanpınar koyuyordu karşımıza.
Bizim Tanpınar’ımız, 27 Mayıs ihtilalini “kansız” oluşu yüzünden eleştirecek bir kişi olamazdı. Yahya Kemal’den “çapaçul” diye söz edemezdi. Ben halkı, komşularımı, bizim kapıcıyı, vatmanı nasıl sevebilirim, diyemezdi. Parasızlıktan bunalamaz, bunalırsa da “Hiçbir zaman bu kadar sefil olmadım, bu kadar bîçare, haysiyetsiz ve acınacak. Yarabbim bana 5000 lira lutfet” diyemezdi. Osmanlı için “cahil” diyemezdi…
Demiş olduğuna göre ne yapmamız gerekir?
Hemen şunları yapmalıyız, hatta yaptık bile:
Önce bu kişiliğin zavallı, perişan, zelil bir kimlik olduğunu tespit eder, ardından çağdaşlarına sitemimizi yollarız; bu kırtıpil hayatı, onu adam yerine koymayışınızı makul ve meşru kılıyor muydu, diye…
Ve sorarız: Yazarın hayatı eserine dahil mi? (Herhalde eserlerini yazarından kurtarabilmek için).
Sonra, görünüşteki yaşantısını onaylamadığımız kişilerin her türlü zihinsel yaşantısını da göz ardı etme şeklindeki duygusal maluliyetten kurtulmamız gerektiği konusunda kendimiz ikaz ederiz.
Ve nihayet hangi çehreyle karşımıza çıkmış olursa olsun, Huzur’un, Mahur Beste’nin, Sahnenin Dışındakiler’in, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün vd’nin yazarı olarak her zaman başımızın üstünde yeri olacağını belirtiriz…
Şimdi ben de son diyeceğime gelmeden kitaptan bazı bölümleri alıntılıyorum. (Köşeli parantezler kitap metnindedir, yayıncılara aittir. Düz parantezlerse benim.)


* * *


“15 Ağustos [Eylül 1961] gece. Dava bitti. Mahkûm oldular. Büyük bir geçidi atladık. Fakat orta yerde henüz halledilecek bir yığın mesele var. Çoktan beri adalet elinde olduklarını bildiğim için hiçbir kinim kalmamıştı. İdam cezalarını yani adaletin o kadar beklediğim haklı tecellisini yazık ki bu yüzden sevinçle karşılayamadım. Sadece hak verdim. Aksi olsa belki üzülürdüm. Fakat ölümleri, cezaları neye yarar? Hangi zararımı telâfi eder. Soğuk adalet beni tatmin eden şey değil. İbret olabileceğine de inanamıyorum. Çünkü insanlık altı bin senedir ceza veriyor ve hiçbir şeye yaramıyor. Türkiye’nin iktisadî vaziyeti, içine yuvarlandığımız buhran bizim için meselelerin hallini âdeta imkânsızlaştırmış gibi. Ne ile ve nasıl, hangi sermaye, hangi müdehhar (müddahar – yığılmış, birikmiş) servetle kalkınacağız? Bu adamların yaptığı fenalık işte burada.”
“16 Ekim [1961] İntihap (seçim) bitti. AP ile YTP kazandılar. Biz 183 rey aldık. CMKP (CKMP) rezil oldu. Bu neticeler hemen hepsini ilk vehlede (anda) şaşırttı. Ben dahi bunlardan biriydim. Fakat şimdi gayet tabiî buluyorum. Seçimi evvelâ bizim partinin mesnetsiz idealizmi kaybetti. Bir memlekette bir parti efkâr-ı umumiyeye karşı ancak müspet şeylerle kazanabilir. Bunlar ya realite sahasındaki başarılar olur, yahut da çoğunluğu tatmin eden hislere, geleneklere dayanır. (…)”
“Halk Fırkası ve ben: Parti ile hiçbir zaman uyuşamadım. Birkaç dostum hariç tek bir adamla partiye bağlıyım: İsmet Paşa. Hakikatte politikaya kayıtsızım. Türkiye’nin selametinden başka bir şey beklemiyorum. İktidar ancak ben başta bulununca güzeldir. O da imkânsız. Çünkü sanatı feda edemem. Bu tecrübeyi on dört yıl evvel yapmış olmaktan şimdi mesudum. Kâfi derecede parçalandım. Kitaplarım satılsaydı, yahut mucize kabilinden bir servet ele geçseydi, üniversiteden de ayrılırdım. Yalnız şair olarak yaşamak. Ömrünü sadece eserine ve güzelliğe vermek, işte bütün ömrümce temenni ettiğim. Ne olur bir akademi kursalar da ekmek paramı oradan verseler.”
“Şiir bir sayfadır. Gözle görülür, fakat okunduktan sonra, bu sayfanın örneği Boğaz’ın ışıklı gecesidir. Bazı koylarda birkaç lamba ışığı, uzak başka ışıklar, tek tük yıldız ışıkları suyu doldurur, ağır bir kilim, bir halı gibi bir şey yapar. İşte istediğim şiir, bu karanlıkla aydınlığın karışmasıdır.”


* * *
Son diyeceğim şu ki günlüklerde karşılaştığım Tanpınar beni hiç de şaşırtmadı. Belki o kimliği zavallı, perişan, zelil bulmadığımdan. Bu sıfatları ona yakıştıramıyor değilim, öyle bulmuyorum. Tersine; her metin, her Tanpınar cümlesinin uyandırdığı merakı uyandırıyor. Bir Tanpınar metnini, Tanpınar metinlerine has bir merakla okumaya başlarsınız. Sizi kendisine ait diliyle, kendi akıl ve mantık yollarından, duygu akıntılarından geçirir, kendi muhayyilesindeki tam teşekküllü (eksiklikleri, yanlışlıkları dahil) dünyaya götürür, sizi orada yaşatır. Merakınız tatmin olur ya da olmaz, ama yaşarsınız.
Günlüklerinde yazdıkları da şimdi önümüze başlı başına bir merak meselesi koymuş oldu. Bu metinler öyle kızarak, şaşırarak, hicap duyularak, esef edilerek veya yakıştırılıp yakıştırılmayarak değil, merakla tekrar tekrar okunmalı. Önce doğru çözümlenmeli. Derdinin ne olduğu, o dertlerin varlık bulduğu ortam ve koşullar anlaşılmaya, öğrenilmeye çalışılmalı.
Mesela, “Türkiye, beni yedin!” cümlesinin ardında neler olduğunu bulmaya çalışmakla yola çıkabiliriz…

Sonraki yazı →