Vatan Kitap’ın Mayıs 2008 sayısında yayımlandı.
Hiç düşündünüz mü, müzik bestecinin ruhuna, bilincine nasıl doğar? Mesela, “ilham”la mı olur bu? İlham nedir? Peri işi midir? Eğer öyleyse peri neden herkese değil bazılarına ve neden onlara gider? Peri onların nesini sever?
Elbette düşündünüz. Bu kıskandırıcı ayrıcalığı merak etmek herkesi kışkırtır, düşündürür.
Bunlar arpacı kumrusu gibi düşünülmez. Bestecilerin biyografileri, anılar, incelemeler vs. ne yazılmışsa okunur, işin sırrını satırlar arasında keşfedeceğim diye epey bir heyecanlanılır. Ve sonra bir yerde havlu atılır. Çünkü zor meseledir Müzik: En gizemli evren.
Johann Sebastian Bach’ın (21 Mart 1685, Eisenach – 28 Temmuz 1750 Leipzig) kaç biyografisi yazıldı, bilmiyorum. Bir de ansiklopedi maddeleri var tabii. Biyografiler kadar “derin” ve “zengin” olmasalar da, kendisini müzik âleminde gösteren bu büyük dehanın hayatını, kişiliğini ve kariyerini (eser tipleri, sayıları vs.) bize anlatırlar. Özne Bach’sa, biyograficiler şanslıdır çünkü baba Bach, Tayyip Erdoğan’ın stratejlerini kıskandıracak ölçüde gayretli olmakla (Johann Sebastian da babasından geri kalmamıştır) müzik dünyasına en kalabalık müzisyen aileyi armağan etmiştir. Ve bu, biyograficiler için zengin malzeme demektir. Zengin malzeme çok önemlidir çünkü biyografi çalışmasını kesin kurallar belirler. Bu kuralların en başta geleni objektifliktir. Tahminlere, kanaatlere, yorumlara yer yoktur. Her şey belgeler, kanıtlar, tanıklıklar doğrultusunda ortaya konur. Bu şekilde bir şahsiyet vücut bulur, kendisiyle ilgili sorular ve olası yanıtları hakkında bir hiyerarşi oluşur. Bazı olasılıklar elenir bazıları güçlenir; bazı soruların yanıtlarına çok yaklaşılmış olur bazılarıysa öylece kalır. Bazı soruların öylece kalması da iyi bir şeydir, biyografi yazarına kitabı çok derin ve anlamlı bir soruyla bitirme, kendi zekâsını ve dehasını o soruyu soruş biçimiyle gösterme şansı verir.
Demek ki biyografiler eninde sonunda bir şahsiyeti ve hayatını bize kanıtlanmış yanlarıyla sunar. Ama o şahsiyet bir dâhiyse, dehasının vücut bulduğu süreçleri açıklayacağının, o dünyanın kapılarını açacağının hiçbir garantisi yoktur.
Peki hal buysa pes mi etmeli…
* * *
Müzik ve edebiyat eğitimi almış yazar Armand Farrachi (Paris 1949) zinciri kırmayı denemiş. Yazılmış ne varsa hatmettikten sonra hepsini bir kenara bırakıp kanıt manıt düşünmeden, doğrudan olay mahalline yönelmeyi seçmiş. Olay mahalli elbette Johann Sebastian Bach’ın zihni, ruh dünyası (temel bilgisi) ve algısının ardıdır. Dolayısıyla yayıncı “biyografi” olarak sınıflandırsa da Farrachi’nin çalışması bir biyografi değil, çok daha fazlası.
Deyim kaba gelebilir ama bana göre tam da o: Röntgene yatmış, izlemiş ve ancak bu sayede kanıtı olamayacak gerçeklere ulaşmış: Bach’ı yönlendiren temel bilgi ne; evreni ve çevreyi nasıl görüyor, zihni nasıl çalışıyor “düzen”den ne anlıyor ve onu nasıl algılıyor. Onun için önemli olan ne, önemsiz olan ne. Nerede sıkışıyor, nerede eğleniyor. Ve hepsinden önemli olanı (hem bizim için, hem onun için) müzik ne?
Farrachi’nin soluk kesen röntgeni çok verimli olmuş doğrusu. Dehanın çekirdeğine yaklaştırıyor. Bach’ın füg ısrarının (füg, bana göre çok sesli müziğe hayat veren ve imkân tanıyan nükleik yapı-fenomen) nedenini gözler önüne seriyor ve… Evet, anlıyorsunuz.
* * *
Kitabı bitirdikten sonraki halisane düşüncelerimden biri şudur: Bach’ın müziğini veya müziği ne kadar seversek sevelim; evreni, dünyayı, hayatı, canlıları ve cansızları onun gördüğü gibi görmek, anladığı gibi anlamak ister miydik?
Eminim çoğumuz müziğiyle yetinip dehasını kendisine bırakmayı yeğleyecektir…
Yayıncıya not: 42’nci sayfada Carl Philipp Emanuel’den yapılan alıntıda ölüm tarihi “28 Ağustos” olarak geçiyor. Halbuki 28 Temmuz’dur. Notlanmamış olduğu için atlandığını düşündüm.