Anayasa “bisiklet yolu”nda…

YAYIM TARİHİ

ETİKETLER

Yeni kabine (65.) listesinde adını göremeyince endişelendim doğrusu: Sakın “bisiklet meselesi” olmasın dedim. Bir önceki (64.) hükümetin Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, 64. yerine 65. kurulmazdan kısa süre önce 65 bin bisiklet dağıtmıştı hani; yıl sonuna kadar da 1 milyonu buluruz inşallah diye müjdelemişti halka ve tabii bisiklet firmalarına. Ama herkes için müjde olduğundan şüpheliyim. Acaba dedim, bunda mı bir sorun çıktı? Bilmiyorum tabii, bu bisikletler hangi parayla, hangi firmalardan alınır, neye göre alınır, neye göre dağıtılır.  Mesela cebinde parası veya işi olmadığı için takdirnameli karne getiren çocuğuna bisiklet alamayan babalar ne der; “ben değil bisiklet almak, çocuğumu doğru dürüst besleyemiyorum ama devlet benden topladığı vergilerle birilerini sevindiriyor” demez mi?..

Yahut biri çıkıp “kardeşim, devletin işi mi bu!” demez mi…

Denmiştir veya denmemiştir, kim bilir…

Fakat “bisiklet meselesi” bundan ibaret değil, onu söyleyeyim.

Aşağı yukarı Müezzinoğlu’nun müdeyi verdiği günlerdeydi, @140journos Twitter’da bir video haber yayınladı. “Bakırköy’de bisiklet yolunu kullanmak isteyen bisikletli Tayfun Kapucu,gördüklerini videoya aldı” başlıklı haber kısaca şöyleydi: Bakırköy’de trafiğin içerisinde bisikletliler için bir yol tahsis edilmiş, gayet güzel işaretlenmiş, bariyerlerle ayrılmış. Fakat o yolu kendisine tahsisli park yeri olarak gören bir vatandaş liderlik etmiş, aracını yolun başına bırakmış. Lider arayışı içinde olan mühim sayıdaki vatandaşımız da dakika sektirmeden o aracın arkasına park etmiş, ortada bisiklet yolu filan kalmamış!

Bisikletli Tayfun Kapucu, bir yandan bu araçları ve plakalarını görüntülüyor bir yandan izleyici için olanı biteni anlatıyor, bir yandan da “ne yapıyorsun” diyenlere laf yetiştiriyor. Doğrusu, hepsini de hakkı ile yapıyor. Ama… Haberin sonunda bisikleti Tayfun Kapucu (TK) ile biraz gergin olduklarını hissettiğim iki vatandaş arasında öyle bir konuşma geçiyor ki bu ibretlik konuşmayı not etmemek olmazdı! Oturup deşifre ettim.

Vatandaşlardan biri (1. V) az konuşmuş ve söyledikleri anlaşılıyor; diğeri (2. V), sık sık bir şeyler söylüyor ama söylediği anlaşılmıyor, o sesleri nokta nokta geçtim:

(1. V) – Sen şindi çekiyon ya, neyi çekiyon?

(TK) – Hiç, yolda gidiyorum, çekiyorum, öyle yani.

(1. V) – Bi sebebi olmalı…
(2. V) – …

(TK) – Sebebi yok beyefendi. Bisiklet yolunda gitmeye çalışıyorum. Yoldan gittiğimi sadece videoya çekip bisiklet sevenlerin forumlarında paylaşmak istiyorum. o kadar.

(2. V) – …

(TK) – Bisiklet sürmenin İstanbul’da ne kadar zor olduğunu göstereceğim.

(1. V) – Araba kullanmak da İstanbul’da zor.

(TK) – Evet.

(1. V) – Yani sen şu anda sadece insanları … tepkiye çekiyorsun, başka bir şey yapmıyorsun.

(TK) – Yok beyefendi, ben burada kendi yolumda gitmeye çalışıyorum.

(1. V) – Yaptığın yanlış bir şey.

(TK) – Neden? Kendi haklarımı savunmak yanlış bir şey mi?

(1. V) – Normalde arabayla yolda gidemiyoruz.

(2. V) – …

(2. V) – … her tarafın fotoğrafını çekmek…

(TK) – Vatandaş olarak hakkınız zaten bu.

(1. V) – Tamam, sen bunu çekince ne elde edeceksin, onu söyle bana…

Bu kadar… Konuşma nasıl sonuçlandı bilmiyorum, haberde yok. Umarım “yanlış bir şey yapan” bisikletli Tayfun Kapucu’nun başına bir iş gelmemiştir. Kendisini sükûnetinden ve azminden ötürü kutlamak isterim. Allah yardımcısı olsun… Ama asıl (1. V)’ye kolaylık dilemek gerekiyor çünkü Tayfun Kapucu, haklarını korumak istiyor. Onun ne istediği belli. (1. V)’nin neyi korumak istediği ise pek belli değil. “İnsanları tepkiye çekiyorsun” demiş, yani ortada huzur varken huzuru bozmaya çalışıyorsun gibi bir şey… Hangi huzur yahu? Senin belki huzurun var da; hakların çiğnendiği, savunulamadığı yerde huzur filan olmaz. O yüzden, söylemedi deme, senin işin daha zor…

“Bisiklet meselesi”nden “AB meselesi”ne sıçrayacağım: Geçenlerde AB Komisyonu Başkanı Donald Tusk‘un şöyle dediği basında yer aldı: “Türkiye kurallarla değil, kurallara göre oynasın“. Bilmiyor ki Türkçede biz her iki durumu da aynı cümleyle söyleriz: Emir kipiyle, “Şu oyunu oynarken kurallarla oynama!” derken (kurallara dokunma, o sistemi bozmaya kalkma) deriz. “Bir oyunu ‘kurallarla oynama’nın sıkıcılığı” şeklinde bir cümle kurduğumuzda da aynı sözcüklerle “kurallara göre oynamak”tan söz etmiş oluruz. Birisi kalkıp da “siz kurallarla oynuyorsunuz” dedi mi “Evet, biz kurallarla oynuyoruz” deyip işin içinden çıkarız. İkide bir önümüze gelen kural sorununu biz bu şekilde aşmışızdır yani. O yüzden Tusk’un lafına da fazla bir söz edilmedi, geçti gitti…

Bisiklet ve AB örneklerinde “Hak/kural” meselelerindeki durumumuz görülüyor; oradan “anayasa meselesi”ne geleceğim. Çünkü “hak” da “kural” da “anayasa” dediğimiz şeyle çok yakından ilgili.

Birileri yeni anayasa istiyor. İstesin, hakkıdır.

Peki, lazım mıdır?

Belki isteyenlere lazımdır. Kanun kâğıdına kendilerine göre bir şeyler yazma azmindeler demek ki…

Bana sorarsanız lazım değil. Neden: Bir kere ben anayasanın asıl lazım olan hükümlerini fiiliyatta hiç görmedim. Yani fiiliyatta anayasasız ilerliyoruz. Dolayısıyla, mevcut hayat tarzımızın idamesi için eski veya yeni, bir anayasa gerektiğinden emin değilim. Haa, ağız ağışkanlığıyla bol bol anayasa der ekranları çatlatırız, o ayrı.

İkincisi, şu anda yaşanmakta olan ağır sorunların hiçbiri anayasa uygulanıyor diye ortaya çıkmış sorunlar değil. Tam tersine, uygulanmıyor diye yaşanan sorunlar.

Yani lazım olan anayasa değil, çünkü elimizde bir anayasa var; asıl lazım olan, anayasaya uymak.

Anayasa iyi mi? Hayır. Ama zaten uygulanmıyor.

Daha iyisi vardı, uyguladılar mı? Hayır. Uygulamamak için darbeyle alaşağı ettiler, üstelik aynı zamanda birilerini de “anayasayı zorla değiştirmeye teşebbüs” suçlamalarıyla asıp keserken…

Mevcut anayasaya hayır oyun veren (% 8,63) 1 milyon 626 bin 431 kişi arasındayım ama bugüne kadar hiç gönül rahatlığıyla “aferin benim hayır yazan ellerime” diye övünemedim çünkü “işte şu musibetin sebebi 82 anayasasıdır” diyebileceğim bir durum olmadı. Uygulananlar, anayasanın göstermelik çağdaş ruhunu nakseden kimi maddeleri ve anayasayla açıkça çelişen kimi kanunlar, ya da onların “maksada göre” tefsirleriydi. 82 anayasasının % 60’ından fazlası değişti de ne hikmetse o “zararlı” tarafları bir türlü değişemedi.

Bir yeni yetmeyken fikir ve ifade özgürlüğü ile ilgili maddesini çerçeveletip (21 miydi, 24 mü? Hayattan silinince hatıradan da siliniyor) odamın duvarına asmakla rahmetli dayıma eğlence konusu olduğum 1961 Anayasası % 60,4 oyla kabul edilmişti. Özgürlükleri bu topluma bol geliyor denilerek yerine getirilen 82 anayasası % 91,37 oyla kabul edildi. (Katılım oranlarını bir kenara bırakıyorum.) Sebebi askerin ağır baskısıydı denir. Evet, askerin ağır baskısı vardı. Ama o zaman da şunu mu demiş oluyorlar; ahalinin % 92’si korktu, yalnız % 8’i cesur çıktı?.. Korku olduğunu sanmam.

Laf uzadıkça uzuyor, daha da uzayabilir, bir yerinden düğüm atmak lazım.

Anayasa denilen şey, bir “gel şu işin adını koyalım” kâğıdıdır: Üzerinde “biz kimiz, memleketimiz nere, nasıl yaşayacağız, öyle yaşabilmek için hangi kurallara uyacağız; hedefimiz, arzumuz şu, düzenimiz de budur” diye bir şeyler yazar. Bir haklar ve kurallar manzumesidir.

O hak ve kuralların “şahane” olması şart değildir; şahane olan, adı konulmuş bir hayat tarzını talep eden kolektif arzu ve iradedir.

Bir toplumda anayasaya uyulmadığında ne olduğuna bakın:

Eğer yaprak kıpırdamıyorsa, böyle kolektif bir arzu ve irade yok demektir.

Eğer kıyamet kopmaya başlamışsa o toplumda bu irade ve arzu var demektir. O toplum bir anayasa toplumudur.

Anayasa ile yaşamaya alışmış bir toplumda otomobilini bisiklet yoluna park etmek kimsenin aklına bile gelmez. Çünkü bu açık bir hak ihlali olarak görülür.

TV ekranlarındaki ağır yağlı yiyeceklerle oyalanıp zihinsel ve sinirsel kayıplara uğramak yerine biraz kitap-vikipedi filan karıştırılırsa görülecektir; 23 Aralık 1876 günü 101 pâre top endahtı ile ilan edilen Kanun-ı Esasi‘den bu yana (“Tersane Konferansı” maddesini mutlaka okuyun) anayasa olarak addedilen ve bizzat anayasa olan belgeler ne için, nasıl, kimler tarafından hazırlanmış; uygulaması, kaderi nasıl olmuş. Görülecektir ki “isteriiiiiz!” diyecek olmalarına rağmen şu son zamanlara kadar ahaliye “anayasa lazım mı” diye soran olmamıştır.

Son zamanlarda sorulmuşsa da sebebi, anayasanın esasen ahaliye değil, soranlara yani siyasilere lazım oluşudur. Arkayı sağlama almaktan başka işe yaramayacak bir anayasayı ahali ne yapsın ki? Ahalinin sağlama almak isteyeceği günübirlik geçiminden başka nesi var? (“Yeni orta sınıf” lafı kulağa ne kadar hoş geliyorsa da gerçeği için için herkes biliyor.)

Ahalimizin büyük bir kısmı anayasa meselesine hep “geniş” bakmıştır. Aydınların, siyasilerin anayasa telaşına hiç kapılmamıştır. Çünkü bu toprakların, ta Osmanlı zamanlarından, yarı yazılı yarı yazısız bir anayasası vardır zaten; memlekette ikbal sahibi olma şeklinin o anayasada saklı olduğu bilinir. Ve dahi o şekil değişmedikçe yeni anayasayla filan hiçbir şeyin esasının değişmeyeceği de gayet iyi bilinir. İktidara gelebilenler, o “kadim” anayasanın yolundan yürüyüp gelmişlerdir. Bilgisi de nesilden nesile geçerek günümüze kadar gelen bu gerçekliğin öyle kolektif arzu ve iradeyle bir ilgisi yoktur.

Hakkı da kendinden menkuldür.

Hukuku da…

Yeni anayasa diye bir şey olursa, ahalinin büyük kısmı evet demeye koşa koşa gidecektir, neye evet dediğini bile bile hem de.

Evet diyecek ve otomobillerini istedikleri yerde park etmeye devam edeceklerdir.

← Önceki yazı
Sonraki yazı →