Hayranı olduğum yazar, tarihçi ve gazeteci Ahmet Rasim, (İst. 1864-İst. 21 Eylül 1932) 1920’lerde yazdığı ‘Matbuat Hatıraları’nda(*) dönemin birçok edebiyatçısı yanında bir de Hakkı Paşazâde Celâl’den söz eder:
“Hakkı Paşazâde Celâl –ki her zaman, her vesileyle söylerim- bu asrın en tabiî bir şairidir. Mübtela olduğu içki düşkünlüğü sebebiyle sokakta, dükkânda, birahânede, her nerede bulunursa bulunsun, çok defa bağırır, Nâci’yi taklit ederek bıyıklarını burardı.” (S. 102)
İşte bu şair Celâl’e dair iki anısı:
Meşhûrdur: Merhûm Şair Kâzım Paşa gençliğinde yapmış olduğu manzûm kıt’alarını konaktaki ayvaza okuyup zorla dinlete dinlete zavallıyı meram(?) etmiş imiş. O zamanın manzûm eserlerinin sahiplerinde de hemen hemen buna benzer mes’eleler vardı.
Akşam hiçbir şeyi yokken sizden ayrılmış olan şâiri bazen sihirli bir şekilde önünüzde, ekseriyetle sokakta, çayhânede, kitapçı dükkânında, insan hâli bu, mahmûrluk bozayım diye girdiğiniz meyhânede görürsünüz ki, ya dudakları kulaklarına varıncaya kadar mütebessim, yahut kaşlarını burnunun üstüne nakledecekmiş gibi inik olduğu halde sizi karşılar, tebessümlü zamanında ufak bir titreme, dudakları üzerinden sesine kadar akseder, bu hâl kendince güzel bir gazel veya manzûmenin sona ermiş olduğuna delâlet eylerdi. Fakat bu delâleti daha vâzîh bir anlatışa döndüren muhtelif işâretler de vardı:
Bir sabah Makriköy’deki (Bakırköy) evimde henüz yataktan kalktığım esnâdaydı ki kapı çalındı. İnip açtım. Baktım ki Şâir Celâl yüzüme bakıp deli deli gülüyor.
– Buyurun. Hayrola!
Yine gülüyordu. Zaten rahatsızlığını bildiğim için o güzel sîmanın her gülüşte gösterdiği hastalık belirtilerinden üzülüyordum.
– Gel yahu!..
– Gelirim ama bana dîvâne demeyeceksin!..
– Demem, gel!
Zavallı Celâl! Bu asrın en hassas anadan doğma bir şâiri idi. Bazılara Kur’ân’ı ezberlemek dokunur, buna da galiba divan ezberlemek dokunmuştu. Her ne ise… Girdi.. Oturduk.
– Hayrola?
Yine gülmeye başladı.
– Bana divâne demeyeceksin değil mi?
– Demeyeceğim.. Nereden geliyorsun?
– Konaktan!..
– Taş Kasab’dan mı?
– Evet.
– Ne zaman çıktın?
– Birbuçuk saat oluyor. Ortalık ağarmamıştı bile.
– Sebeb? Sıkıntı mı bastı?
Hâlâ gülüyordu.
– Divânelik bastı. Bu gece bir gazel söyledim. Bir türlü uyuyamadım. Anlayacak yok ki okuyayım. Düşündüm, düşündüm: Hatırıma sen geldin. Uyumam. Erkenden gider, ona okurum dedim. Nasıl?
– İşte şimdi… Divânesin!
– Divâne ha!
(Parmaklarıyla bıyıklarını burarak her zamanki gibi.)
“Hiç akla gelir miydi bu âşıklığım ey dil
Kim derdi ki birgün bana divâne desinler.”
Biçâre Celâl! O zaman Anna isminde bir kızın tutkunuydu. Tarihçi Ahmed Refik Bey’in dediği gibi bu aşk ile Ada’yı son derece hissetmişti. “Ada’da söylediklerim” ile diğer perîşan eserlerinde “Anna”nın sevdâsının hâtırâları hüzünler, feryatlar, pişmanlıklar içinde yatar durur. (s. 105 ve devamı)
VE CELÂL’İN ÂŞIKLIĞI…
Kaç defa Celâl’i, Andelîb’i ellerinde yarı yazılmış bir gazel veya bir manzûme olduğu halde sızmış görmüşümdür! Zavallı Celâl, kaç defa bana rüyasında söylediği şiirleri, uyandıkdan sonra hatırlayamadığından dolayı teessüfünü açıklamıştır.
“Andelîb” unutkan olduğu halde Celâl’de bu hâl hemen yok gibiydi. Yalnız kendi eserlerini değil meşhurlardan hemen hepsinin, yeni yetişmelerin bile zevkine giden nazımlarını hâfızasında tutmuştu. Vezne son derece alışık olduğu için ilk mısraı ikmâl eder etmez diğerlerini diziye koyardı. Andelîb ise güç, ağdalı söylerdi.
Her ikisi de dâima âşık geçinirlerdi. Bir mahbûb veya mahbûbe kâfi gelmediği demleri bilirim. Bir gün Celâl pederi jandarma kumandanı merhûm Hakkı Paşa, kitapçı dükkânında beni pür telâş yakaladı. Henüz yeni evli olduğu halde Hasan ismindeki genç bir uşakla beraber kaçtığını söyledi. Bulmak için kendisine yardım etmekliğimi rica etti.
Bütün gün Galata’da dükkân dükkân, hâne hâne gezdim. Bütün gece Beyoğlu’nda terasda yattım. Ertesi sabah uykusuzluktan halsiz kalmış olduğum hâlde üç dört gün evvel bana şöhretli Muharrir Şemseddin Sami Bey’e gideceğini söylediğini hatırlayınca tâ Bostancı’ya kadar gittim. Sâmi Bey çalışıyordu. Celâl’i aradığımı söyleyince gülümsedi:
– İki gün evvel gelmişti. Yanında kayını da vardı. Bir öğle üstüydü, ikindiye doğru gittiler.
Dedikten sonra:
– Galiba babasıyla kavgalıymış. Eve gitmiyormuş. Biraz da para istedi verdim. Sözünü ilave etti. İstasyona döndüğümde Haydar Paşa’dan gelen trene bakıp dururken Hakkı Paşa’yı gördüm. O da beni görünce:
– Gel!.. Gel!..
diye çağırdı, o trene bindim. Meğer Paşa merkeze bağlı yerlere telgrafnâmeler vermişmiş. Celâl’i Karamürsel’de tevkif etmişler, muhafaza altında bir sandala bindirmişler. Kartal’da teslim edeceklermiş.
Hakîkaten Kartal’da karşılaştık. Akılsız denecek derecede sarhoştu. O hâlinde bile:
“İsmi ma’nâda güzel, kendisi suretde güzel
İkisinden de güzel bir Hasanım var benim”
Deyip duruyordu. Acıdım idi. Bu hayâlperest şâir her şeyini kaybediyor, Hasan’ı bir türlü kaybedemiyordu. Babasına yan yan bakıyor, felâketlerinin müsebbibi olduğunu söylüyor, bunları müteakip Hasan’a dönerek:
– Bu da püsküllü belâsı!
Diyordu.
Trende ayrı bir kompartımana bindik. Hasan da yanımızdaydı. Tren kalkar kalkmaz üç günlük mahsûlü idrak etmeye başladık. Sağ cebinden bir yığın çıkarmıştı. O okuyor, ben dinliyordum. Hasan gülüyordu. Arada parmağıyla işaret ediyor, Hasan cebinden çıkardığı kadehi kendisinden şişe ile rakı veriyor, o da cebinden mezeleniyor, güya hiçbir şey olmamış gibi davranıyor, bana:
– Trenden iner inmez Paşa’nın fesini kapıp kaçayım mı?
Diyordu. Kapar mıydı, kapardı!..” (s. 202 ve devamı)
(*) “Muharrir, Şair Edib” Ahmed Râsim, Hazırlayan: Kâzım Yetiş Tercüman 1001 Temel Eser141, İstanbul, Aralık 1979
