Bu yılın şubat ayında Cemal Bâli Akal hocamızın yeni bir kitabı yayınlanmış: “Burası Tanzanya mı Karanfil?” (Dost Kitabevi Y. Ankara)
Yıllardır iple çektiğim o akşam yemeği 7 Temmuz Perşembe gecesi nasip oldu. Hocamın (öğrenciliğim kendimden menkuldür-Cemal Bâli’nin hakkını yiyorum) imzalayıp verdiği bu kitabı, kendisi de hayatın bir hediyesi olan o gecenin hediyesiydi. Netice, 7 Temmuz 2011 Perşembe gecesi (bulunduğumuz o küçük, samimi ve nezih mekân da hatıranın vazgeçilmez bir parçası olmak üzere) hayatımın mutena bir zamanıydı, tadını daima alacağım.
Cemal Bâli’nin özelliği: Nasıl olur da hemen her satırı hükümleri, bilgileri her şeyi sorgulayan yazılar böyle serin su yudumlar gibi ışıta ışıta zihne akıp gider. Bu kadar ödünsüz ve aynı zamanda böyle muzip, bu kadar saygılı ve o kadar da tatlı yazılır.
Bize böyle ayna tutuyor, ona kim bilir ne kadar (şükran) borçluyuz…
Cemal Bâli’nin bu kitabındaki yazıların biri “edebiyat ve hukuk dersi” üzerine. “Edebiyat ve Hukuk Dersi Ahlaktan Değil Buluttan Yana Olmalıdır” başlığını taşıyan yazı bir anekdotla başlıyor:
Cemal Bâli’nin bu kitabındaki yazıların biri “edebiyat ve hukuk dersi” üzerine. “Edebiyat ve Hukuk Dersi Ahlaktan Değil Buluttan Yana Olmalıdır” başlığını taşıyan yazı bir anekdotla başlıyor:
“Yıllar önce, hukukçu bir öğretim üyesi, ‘Edebiyat ve Hukuk’ başlıklı bir seçimlik dersin hukuk fakültesi ders programında yer aldığını öğrenince, alıngan bir tavır ve ses tonuyla, ‘niye haberim yok peki; bu ders benim alanıma girer. Telif hakları değil mi?’ diye sormuştu. Onunki sevimli bir yanlış anlamaydı yalnızca; ama ne tür bir dersin sözkonusu olduğunu sezen hatırı ‘sayılır sayı’da öğretim üyesi de hoşnutsuzluklarını çeşitli vesilelerle belirtmekten geri kalmamış, böyle derslerin icadını çok ‘fantezist’ bulduklarını ifade etmişlerdi. Bu dersin verildiği fakültelerin birinde, zorunluluklar bazı derslerin kaldırılmasını gerektirince de, yönetim gözden çıkarılabilecek ilk seçimlik dersin bu olduğuna karar vererek, hukukçuya özgü edebiyat aşkının göz yaşartıcı bir örneğini sergilemişti. Yerden göğe kadar da haklıydı:
Gözyaşı da gözden çıkarılır, ama yine de değerlidir…”
Bu yazının bir yerinde Cemal Bâli ‘hukukçu’nun nasıl birisi olduğunu anlatıyor. O paragrafı okuyup bitirdiğimde aklıma nedense yargı geliverdi (neden olacak, yargı hukukun kliniği, daha doğrusu ameliyathanesi değil mi) ve ne zaman yargıdan şikâyet edecek olsak söze niçin önce “yargıya güvenim ve saygım sonsuz” diyerek başladığımız aklıma düştü. Saygının (hukuka ve giderek yargıya) asıl nedeni herhalde birey olarak bireylerden oluşan bir toplumda belirli sistemler dâhilinde yaşamaya güvenme ihtiyacıdır. Ama çok esaslı bir nedeni de Cemal Bâli’nin anlattığı “hukukçu” olmalı.
Bakalım “hukukçu” nasıl biriymiş:
“Hukukçu tehlikeli olabilecek biridir. Bilirkişi raporu yazar, iddianame sunar, karar verir, savunur; derse de girer bu arada. Yani insanların geleceğini biçimlendirir. Ve bu oyunu da, sayısız örnekte görülebileceği gibi, acınacak kadar dar bir çerçevede oynayabilir. Hiç ufku olmayacak ya da bulutların hiç farkına varmayacak kadar kör ve cahil olabilir.
Şaşmaz sandığı doğruların, değerlerin, hukuk ve adalet anlayışının, siyasi yargıların, sosyal görüşün çok kısa bir süre sonra geçerliliklerini yitirebileceğini, hatta gülünçleşebileceğini ve onu traji-komik bir konuma düşürebileceğini, ama daha önemlisi, başkalarına ne kadar zarar verebileceğini sezemeyebilir. Yalnızca ‘Edebiyat ve Hukuk’ dersi değil, başka dersler de, bu nedenle, insanları bazı hukukçuların ufuksuzluğuna karşı koruyacak önlemlerin alındığı dersler olmalıdır.
Özerkliklere ve farklılıklara saygı duymayı öğrenme dersleri…” (a. g. e. S. 49)