Önümde çok güzel bir kitap var. Kalınca bir kitap, 320 sayfa ama kuşe kâğıda basılı olduğu için kalın duruyor ve ağırca. Baştan sona doğru gidiyorum; bakıyorum, bakıyorum, okuyorum, tekrar bakıyorum, yine okuyorum. Başa doğru dönüyor yeniden bakıyorum. Bakıyorum çünkü fotoğraflar, kupürler var. Kupürlerde karikatürler, ilanlar. Okuyorum çünkü bu görsel dünyaya metinler eşlik ediyor. Baktıkça, okudukça görmeye başlıyor, İstanbul’un başlangıcı bilinmez geçmişine doğru meraklandırdıkça meraklandıran bir yolculuğa çıkıyorum.
En baştan bir tadımlık alalım:
“Kronoloji
378: İmparator Valens’in saltanatının son yılında Haliç’in bazı bölgeleri buz tuttu.
401: İmparator Arkadios döneminde 20 gün süren büyük bir kış oldu; Haliç ve Boğaz kısmen dondu. Halkın büyük bir bölümü, özellikle de Hıristiyanlar bu soğuk kışın Tanrı’nın kendilerine verdiği büyük bir ceza olduğuna inandılar.
739: Yaşanan şiddetli kışta Boğaziçi buzlarla kaplandı. Halk yine Tanrı’nın gazabına uğradıklarını düşündü: İmparator III. Leon saray kapısının üzerindeki Hazreti İsa tasvirini kaldırmak istemiş ve ikonoklast imparatorun bu bağışlanmaz suçu yüzünden de Tanrı bütün şehri cezalandırmaya karar vermişti!
753: Marmara’da Karadeniz’den gelen buz kütleleri görüldü. Haliç ve Salıpazarı önlerindeki buz parçaları daha sonra akıntının etkisiyle Boğaziçi kıyılarına doğru sürüklendi.
755: İki yıl sonra tekrar çok soğuk bir kış yaşandı. Marmara denizinin kuzey sahilleri, Boğaz, Haliç ve Karadeniz’in bir bölümü dondu. Sarayburnu ve Cankurtaran tarafındaki deniz surları hasar gördü.
763: İmparator V. Konstantinos döneminde yaşanan bu kış çok şiddetliydi. Tarihçi Theofanes’e göre, Karadeniz’in 100 mil uzunlukta bir bölümünün yanı sıra Haliç ve Boğaziçi’nin bazı yerleri de aşırı soğuktan tamamen donmuştu. Tarihçi Zonaras’ın naklettiğine göre, Galata önlerinden Üsküdar’a kadar olan bölümde deniz sertleşmiş ve insanlar buradan yürüyerek karşıya geçmişlerdi. Buzdan adaların üzerine oynamak için 30’dan fazla çocuk çıkabiliyordu. Havanın yumuşamasıyla küçük adacıklar halinde Boğaz’da dolaşan buzlar eriyerek parçalanmaya başlamıştı. Rivayete göre, bu büyük buz kütlelerinden biri Sarayburnu’nda bulunan Akropolis’in merdivenlerini parçalamış. Buzların bazılarının büyüklüğü şehir surlarının yüksekliğini geçince halk büyük bir korkuyla evlerine kapanmış.”
Böyle devam ediyor, ta 1928’e kadar. Meğer İstanbul ne kışlar görmüş ne kışlar. Yalnız kar buz değil; fırtınalar, seller, boranlar… Çoğu da imparatorların, padişahların suçları, günahları yüzünden olmuş. Ben demiyorum; halk öyle demiş, tarihe de öyle geçmiş işte. Yalnız, Bostancızade Mustafa Efendi’yi, uşağını ve arabasına koşulu atını yâd etmeden geçemeyiz. 1857 yılı için şunlar yazılı:
“Haliç dondu. Mühendis Mektebi hocası Bostancızade Mustafa Efendi, uşağıyla birlikte bindiği arabasıyla tarihe not düşmek üzere karşıya geçti.”
Elhak, not düşmek dediğin de böyle olur; elimizdeki kitaba kadar gelmiş işte…
Aslen sanat tarihçisi ve arkeolog olup fotoğraf koleksiyonerliğine sardırmasıyla birlikte kariyeri de o yönde yatağını bulmuş olan editör, danışman ve küratör Cengiz Kahraman’ın titizlikle hazırlanmış çalışması “İstanbul Kış Günlüğü / 1929 ve 1954” önümdeki kitap.
Üç ustanın desteği var kitapta: M. Sabri Koz, Yücel Demirel ve Nuri Akbayar. Grafik tasarım Yeşim Balaban’ın.
Kitabın öyküsü ta 1998’e kadar gidiyor: “Ben İstanbul’un büyük kışlarıyla 1998 yılında Yapı Kredi Yayınları’nda Cumhuriyet’in 75 yılı (http://kitap.ykykultur.com.tr/kitaplar/cumhuriyet-ansiklopedisi-19-mayistan-29-ekime) projesinde çalışırken tanıştım. 1929 yılının gazetelerini tararken İstanbul’da yaşanan şiddetli kışla ilgili çok trajik olaylar yaşandığını gördüm: Yangınlar, şehre inen kurtlar, donarak ölenler… Aslında haberler hem yaşanan kışı anlatıyor hem de toplumsal hayat ve şehre ait ilginç veriler barındırıyordu.”
Sonra 1929 kışına ait fotoğraflar buluyor ve 2007’de “1929 Kışı Bir şehir Efsanesi” kitabını yayınlıyor. “Fotoğraflarla Tarihe Bakmak” başlıklı sunuş yazısında kitabını, bu lezzetli meyveyi olgunlaştıran serüveni güzel güzel anlatıyor Kahraman.
Tabii böyle bir kitabın olmazsa olmazı Ahmet Rasim’dir ki, kendisine mahsus yeri de almış. Onu ne kadar sevsek azdır, İstanbul’u böyle güzel anlattığı, öyle benzersiz metinler bıraktığı için. Bize her daim aklın yolunu göstermiştir, meselelere nasıl bakılacağını. Diyelim, kış nasıl geçecek: Ahmet Rasim hava tahminine filan değil, önce kömürcünün hâllerine bakar:
“Dün sabah kömürcünün istifsar-ı hatırı [hatırını sormak] için dükkânına gittim. İçeriye girer girmez şaşırdım. Sarı kürk, fesin üstünde kırmızı yazma, Şam kumaşından gömlek, takma gümüş kordon silinmiş, belde şal, ayakta şalvar, kunduralar boyalı, elde mavili beyazlı eldiven, dolaşıp duruyor. Aman! Bizim kömürcü dirilmiş!!! Anladım. Yine kar yağacak! Dediğim gibi oldu ya. Akşama yakın ufak ufak serpilenler saat yarıma doğru kuşbaşı dökülmeye başladı.
Eve avdet ederken [dönerken] herifin sesi geliyordu:
– Hay babam hay! Yağ! Şimdiye kadar nerede kaldın mübarek! Diyordu.”
İşte böyle. Daha neleri neleri var kitapta…
Ve Ahmet Rasim’in yanı sıra Aka Gündüz, Âbidin Daver, Sedat Aziz Erim, Hakkı Süha Gezgin, Şevket Rado’dan alıntılar, Cahit Külebi’den dizeler…
Kitabın 1954 kışına ayrılmış bölümünde ise Ozan Sağdıç’ın ilk seri fotoğrafları ve o fotoğraflarla ilgili anıları yer alıyor:
“Kabataş Lisesi’nde yatılı öğrenciydim. 1953 yılı yaz tatilinde ‘Daci’ markasını taşıyan tenekeden preslenmiş ve çağla renginde pütürlü fırın boyasıyla boyanmış bir kutu makine sahibi olmuştum. Bu makinenin tek bir enstantanesi vardı. Objektifi 1:9 açıklığında tek elemanlı bir mercekten ibaretti. 1.5 metreden başlayan mesafe ayarı, tahmine dayanarak bu objektifin kendi ekseni etrafında döndürülerek yapılıyordu. (…) 1954 yılının Mart ayında bir sabah erken saatte uyandığımda yattığımız salonun değişik bir ışıkla aydınlanmış olduğunu fark ettim. Pencerenin camları buğuluydu. Elimle sildiğimde gördüğüm manzara şaşırtıcıydı, Boğaz baştan başa bembeyazdı. ‘Arkadaşlar, uyanın, kalkın deniz buz tutmuş’ diye bağırdığımı anımsıyorum. O an için buzların bir yerlerden kopup sürüklenerek geldiğinden haberimiz yoktu. Bu olayın fotoğraflanması benim ilk seri çekimimdi.”
Böylece öğrendim ki bendeniz, 18 yaşındaki Ozan’dan şanslıymışım. İlk makinem bir Lubitel’di. 4:5’tan 22’ye tam 6 diyafram açıklığı ve en hızlı 1/250 enstantanesi vardı. Yani önümden hızlıca geçen bir tramvayı net olarak çekebilirdim. Netlik derinliğinden yararlanabilirdim. Ve bendeniz de ilk kez o makineyle, kar altındaki Abant’ta fotoğraf çekmiştim. (Neredeler acaba?) Henüz on yaşındaydım. Karı çıplak gözle gördüğüm kadar beyaz çekebilmek için 1,5 stop kadar fazla ışıklandırmak gerektiğini o yaşta henüz bilmiyordum. Makine piyangodan çıkmamıştı tabii, bir yaz tatilini fotoğrafçı çırağı olarak karanlık odada geçirmenin bedeliydi…
İster kâğıda basılmış olsun ister herhangi bir zeminde görünüyor olsun, cansız, donuk bir görüntüdür fotoğraf. “Canlı gibi” denen fotoğraflar vardır, onlar dahi cansız ve donuktur. Bir an, donup kalmıştır. Fotoğraftaki donmuş anı, o andaki hayatı canlandıran, ona yönelen bakıştır. Bir fotoğrafta neler göreceğiniz ve neleri göremeyeceğiniz, ona nereden, nasıl ve niçin baktığınıza bağlıdır. Kahraman’ın kitabı bunu pek güzel gösteriyor.
1921’de bir kişi, annesiyle babasına gönderdiği kartpostalın üzerine şöyle yazmış: “Constantinople sous la neige” yani ‘kar altında Konstantin’in şehri’. Nereden Konstantin’in şehri oluyormuş diye düşündüm. E o kurmuş diyeceksiniz; ne olursa olsun, İstanbul hiç kimsenin şehri değil (uzun zamandır şehir de değil ya,) onunla yaşayanların, ona bir şeyler ekleyenlerin (bu kitabın kurduğu ziyafet sofrası gibi) şehri yalnızca…
Memlekette bebeler kurşunla, bomba yarasıyla ölür, canlar giderken, onca vicdan azabı içindeyken elimi klavyeye uzatıp da ziyafet sözcüğünü yazabildim ya, ben de bunu kendi tarihime not düşeyim…


