Yavşak mavşak…

YAYIM TARİHİ

ETİKETLER

Fazıl Say, Facebook’ta “Türk halkının arabesk yavşaklığından utanıyorum” demiş; Gürer Aykal da Oda TV üzerinden yaptığı yazılı açıklamada “Fazıl Say’ın, çabalarının değersizleştirilmesini en ağır şekilde yaşayan sanatçılarımızın başında geldiğini” söyledikten sonra “tüm üretkenliğine, dünya çapındaki saygınlığına rağmen amansızca eleştirilen, yerden yere vurulan Fazıl Say’ın yalnız bırakılmaması gerektiğini” vurgulamış. Arabeskle ilgili olarak da şunları yazmış: “Müzik Türkiye’de kaderciliğin, razı olmanın, sinikleşmenin, alın yazısının simgesi oldu. Elbette arabesk müzik insanın beynini uyuşturmakta, zihni yavaşlatmakta, mücadele azmini yok etmektedir. Bunu idrak etmek için deha falan olmaya, müzikten anlamaya da gerek yoktur. (…) Geldiğimiz nokta; tüm sanat kollarıyla birlikte arabesk kültürün tam ortasındadır. Bundan en çabuk etkilenen müzik sanatı olmuştur. Şimdi artık bu arabesk anlayış, bir ahtapotun kolları gibi tüm toplumu sarmaktadır.” (Milliyet, 29 Temmuz 2010 Perşembe)
İlahi!.. Yahu, biz bunları 30 yıl önce tartışmamış mıydık?

Olay “Orhan Gencebay’ın patlama”sıyla başlamıştı. O zaman Orhan Gencebay’a ve onu izleyen müzisyenlere kızılıyordu. Onlar olmasa, bunu yapmasalar, halk da arabeske meyletmeyecekti! Çünkü halk, önüne ne koyarsan onu yerdi…
Daha sonraki yıllarda halkın önüne neler neler konulmadı; halk hangisi yemek istiyorsa onu yedi, bir tek “klasik müziği” yemedi. Yemez de…
Boşuna tartıştığımız için mi 30 sene sonra hâlâ aynı şeyi tartışıyoruz, yoksa “zaman dışı” yaşadığımız için aslında 30 yıl falan geçmedi mi?..
Diye yazmıştım ki Haşmet Babaoğlu kısacık bir yazıyla işi bitirdi:
“Bir de ‘Fazıl Say haklı, bu müzik iğrenç!’ veya ‘bu tartışma 80’lerde kapandı!’ diyenler var ki…
Onlar olup biteni hiç anlamamışlar!”
Haşmet, Fazıl Say’ı asıl ilgilendirenin bir müzik formu olarak arabesk olmadığını söylüyor ve şöyle devam ediyor: “Fazıl Say kendinin solcu ve halkçı olduğuna inanıyor! Halkı tanıdığını sanıyor!
Fakat iki seçim arka arkaya Ak Parti’yi iktidara taşıyan halk çoğunluğuna bir türlü akıl erdiremiyor.
Çok partili demokrasi tarihimize bakıp halkın kendini pek kültürlü sanan bürokrasiye hiç yüz vermediğini; sandıkta hep devletçilerin kaybedip ‘millet’in kazandığını görüyor.
Kızıyor buna Fazıl! Öfkeleniyor! (…)
Aslında Fazıl, kendisine 60’lardan emanet duvara köylü çorabı asma, her sıkıştığında Âşık Veysel’e ‘sığınma’ kıvamındaki resmi halkçılığıyla kavga ediyor epeydir.” (Sabah, 04 Ağustos 2010)
Haşmet “60’lardan emanet” diyor ya, tabii bu işin 60’ların çok öncesine giden ve artık neredeyse tamamen toprak altında kalan bir evveliyatı var. Kökü de diyebiliriz…
Eskiden bir “devlet baba” vardı; tercihleri, sebebi mevcudiyeti ve hedefleri bugünkünden çok farklı olan bir devlet baba. Devletin “baba” filan olmadığı günler de gelecektir belki de; şimdi anıları, söyleşileri okurken daha iyi görebiliyoruz o dönemi; o devlet babayı anlamak için şimdi çok daha fazla imkân var önümüzde. Nevit Kodallı’nın (Mersin 1924 – Mersin 2009) anlattıkları mesela (*)
Ortaokulu olup lisesi olmayan Mersin’den kalkıp cebindeki 9 lira ve elindeki mandoliniyle Ankara’ya, henüz üç yaşındaki Devlet Konservatuvarı’na “kompozitörlük” okumaya giden 14 yaşındaki kısa pantolonlu çocuk… Yıl 1939. Parasız yatılı: Her yıl birer takım elbise, iç çamaşırı, kundura. İki yılda bir palto, ayda 4 lira harçlık (tıraş ve mektup parası dahil.)
Merhum Kodallı, Evin İlyasoğlu’na anlatıyor:
“Konservatuvarın kapısından girerken artık oranın bir öğrencisi olmanın kıvancını da yaşıyordum. Beni doğru başmuavinin odasına yolladılar. Muavin Şükrü Kurgan oturduğu masanın ardından doğrularak adeta kükredi beni görünce:
– Aman Allahım bu yeni öğrencimiz sen misin, oğlum ne olmuş sana, nasıl karardın böyle, e vallahi kapkarasın?!
– Kafam hep dışarıdaydı efendim. Yani trende gelirken hep camın dışına uzandım. Ondandır, yolda is olmuşumdur dedim.
Yanındaki zile bastı, içeri bir hemşire girdi:
– Hemşiranım, al götür bu çocuğu çabuk, hamama sok, bir temiz yıka pakla, sonra çıkart ortaya.
Yıkanıp paklandıktan sonra yatakhanemi gösterdiler, giysilerimi demir dolaba yerleştirdim, annemin tembih ettiği gibi kendi yastık yüzümü yastığa geçirdim, yatağımı kapattım. Nihayet yerime yerleşmiştim.
Derken şu sınıfa git, hocanı bekle dediler. Boş bir sınıfa gittim, beklemeye koyuldum. Hoca yok! Birkaç gün geçti, bana bekle diyen hocayı –meğerse Hasan Ferid Alnar imiş-  buldum tekrar sordum:
– Ne yapayım, kaç gün geçti hocam yok!
– Bekle oğlum. Necil Kâzım Akses Hoca gelecek, şimdilik askerde.
Tam bir ay bekledim. Nihayet Necil Hoca askerden döndü. Onunla müdürün odasında karşılaştık. Dört kişiydik. Beni görünce hayretten gözleri açıldı:
– Nedir bu, küçücük bir çocuk, daha kısa pantolonlu, kompozisyon mu çalışacak benimle?!
Başımı önüme eğip ‘Evet ben kompozisyon çalışmaya geldim, kompozitör olmak istiyorum’ dedim en küçük sesimle. Ve işin garip yönü, sınıfın diğer öğrencileri olan üç delikanlı bir yıl içinde ayrılacak, sonrakiler gelene dek o yıl boyunca bir tek ben kalacaktım.”
Bir öğrenci için bir hoca ve bir sınıf… O kadar da değil. Yabancı dil öğrenmesi için Fransızca sınıfına devam etmesi gerektiği söylendiğinde, hayır ben Almanca öğrenmek istiyorum der kısa pantolonlu çocuk. Almanca sınıfı yoktur ama onun için bir Almanca hocası bulunur ve yine tek öğrencili bir Almanca sınıfı açılır.
Devlet baba bu çocuğu daha sonra sınava sokup Avrupalara da gönderecektir; 10 bin lira karşılığı bir kefil bulması şartıyla. Devletten maaş alan bir memurun imzası kefalet için yeterlidir.
Yine Kodallı’nın anlattıklarına dönelim:
* “Ben öğrenciliğe başladığımda konservatuvar kurulalı ancak üç yıl oluyordu. Hocalar ve büyükler arasında hâlâ kuruluş serüveninin öyküleri anlatılıyor ve hâlâ kuruluş sancıları yaşanıyordu. Paul Hindemith’in Türk müzik kurumlarını şekillendirme raporu, Carl Ebert ve Praetorius gibi büyük ustaların Almanya’dan getirtilişi ve Bela Bartok’un gelip Anadolu’da derlemeler yapması başlıca konulardı. Tabii ki her şeyin üstünde Atatürk’ün ileri görüşçülüğü anlatılıyordu. Atatürk ile bire bir beraber olmuş, ona danışmanlık yapmış kişileri dinliyorduk.
‘Çağdaş Türk müziği nasıl olmalıdır?’ sorusunu, o güne kadar dinlediğimiz alaturka müzikten farklı, halk müziğine dayanan ve Batı’nın çoksesli kültürünü içeren bir müzik olarak tarif etmiş.
Divan müziği tarihi özelliğini kaybetmiş, meyhanelerde çalınıp söylenmeye başlamıştı. Bizim esas müziğimizin halk müziğine dayandırılma düşüncesi çok doğru bir gözlemdi. Çünkü halk müziğimiz çokseslendirilmeye uygundu. Halk müziğinde ezgilerin çeşitliliği çok önemlidir. Atatürk bunların derlenip toplanmasını ve çağın son teknikleriyle işlenmesini istemiş.”
* “Atatürk konservatuvarı kurdurtmak için de 1935’te Cevat Dursunoğlu’nu çağırtmış. ‘Bize uygar bir konservatuvar kurmak için en yetkin kişi kimdir, kim yol gösterir’ diye sormuş.
– Furtwängler, diye yanıtlamış dursunoğlu.
– Getirin, demiş Atatürk.
Hemen irtibata geçilmiş ama Furtwängler sonraki beş yıl için çok meşgulmüş, yerine Hindemith’i hem besteci hem pedagog olarak tavsiye etmiş. (…)”
Kodallı eserler vermeye başlayacak; Avrupalara, Amerikalara gidecek, çağının en değerli hocaları ile tanışma/çalışma fırsatı bulacak; ilişkiler kuracak, dostluklar edinecek; yalnız müzikle değil sanatın diğer alanlarıyla da ilgilenecek ve sonunda çağının müziği içinde kendi üslubunu/ “formülünü” bulmuş dünyaca tanınan bir besteci olacaktır.
Ama öyle bir besteci ki; eserlerinin her birini tamamladığında “görevimi yerine getirdim” diyecektir.
Bu devlet onu yoktan var etmiştir. Bunun karşılığını vermek onun görevidir. Eser vermesi gereken her formda eserini vermiş ve sonunda “görevimi yerine getirdim” mutluluğunu yaşamıştır.
Fransa’dan döneceğini bildirdiğinde Madame Boulanger sebebini sorar, o da askerlik görevi ve bir “misyonu” (mecburi hizmet) olduğunu söyler, bunun üzerine Boulanger, “memleketinizdeki besteci sayısı belki 20’dir ama 12 milyon askeriniz var, burada kalmalısınız” der ama o döner.
(*) “Mersin’den Yükselen Çağdaş Bir Ses / Nevit Kodallı” Evin İlyasoğlu, Pan Yayıncılık 142, ( Mersin Ticaret ve Sanayi Odası Kültür Armağanı) Mayıs 2009”


Bir zamanların devlet babası bu çocukları böyle yetiştirmekle toplumu da öyle yetiştirebileceğini düşünüyordu belki. Belki de sadece dünyada bu işlerin içinde adı anılan Türkler de olsun istiyordu.
Korkarım ki birinci ihtimaldi. Öyle olmadı. Olabilir miydi ki?…
Ama beklediği olmadıysa da devlet baba iyi yapmış. Çünkü deha sahibi o çocukların ellerinden tutulması gerekirdi. Hepsi de insanlığa katkıda bulundular… 



*  *  *



Fazıl Say’la Gürer Aykal’ın kırgınlık ve kızgınlıklarını böylece düşünürken birden “sinir adam” (*) Milan Kundera’nın denemelerini hatırladım:



“1

Rusya’nın Çekoslovakya’yı işgalinden iki ya da üç yıl sonraydı. Varèse ve Xenakis’in müziklerine âşık oldum.
Sebebini merak ediyorum. Avangart snobizmi miydi? O dönemde sürdüğüm yalnız hayatta snobizmin anlamı olamazdı. Uzman ilgisi mi? İcabında Bach’ın bir bestesinin yapısını anlayabilsem de, Xenakis’in http://www.iannis-xenakis.org/xen/read/listen.html müziğiyle karşı karşıya kaldığımda tamamen silahsız, cahil, acemi bir dinleyici, dolayısıyla tamamen naiftim. Bununla birlikte, doymaz bir iştahla dinlediğim eserlerinden samimi bir zevk alıyordum. O eserlere ihtiyacım vardı; bana garip bir teselli verdiler.
Evet, söyledim artık. Xenakis’in müziğinde teselli buldum. Onu sevmeyi, hayatımın ve doğduğum ülkenin en karanlık döneminde öğrendim.
Peki ama teselliyi niçin Xenakis’te arıyordum da Smetana’nın yurtsever müziğinde, idama mahkûm edilmiş olan ulusumun kalıcı olduğu yanılsamasını bana yaşatabilecek bestelerinde aramıyordum? (…) (Bir Buluşma / Milan Kundera, Çev. Roza Hakmen, Can Y. Mayıs 2010: “Mirasın Toplu Reddi ya da Iannis Xenakis” s: 79)
(…) Estetik bir kategori olarak roman, insanın duygusal algısına bağlı olmak zorunda değildir. Buna karşılık müzik bu algıdan kurtulamaz.
Bir Stravinsky, müziği duyguların ifadesi olarak tanımlamayı reddedebilir, ama naif dinleyici onu başka türlü anlamayı bilmez. Müziğin lanetidir bu. Aptal yanıdır. Kemancı largo’nun ilk üç uzun notasını çalmayagörsün, duyarlı dinleyici iç çeker: “Ah, ne kadar güzel!” Duyguyu harekete geçiren bu ilk üç notada hiçbir şey yoktur, ne bir keşif ne bir icat ne de başka bir şey: en gülünç ‘duygusal saflık’. Ama müziğin bu algılanışından, uyandırdığı o aptalca iç çekişten kimse kaçamaz. (…)” (a.g.e. s: 81-82)
Ve Kundera’ya göre Xenakis’i Xenakis kılan nedir:
“(…) Onun (Xenakis) getirdiği yeniliğin niteliği Debussy ve Schönberg’inkilerden farklıdır. Onlar müzik tarihiyle bağlantıyı hiç koparmamışlardı, her an ‘geriye dönebilirler’di (sık sık döndüler de). Xenakis köprüleri yaktı. Olivier Messiaen’ın dediği gibi: Xenakis’in müziği ‘radikal bir yenilik değil, radikal bir başkalık’tır. Xenakis müziğin ‘önceki bir evresine’ karşı çıkmaz. Avrupa müziğinin tamamına, ‘mirasının tamamına’ sırt çevirir. Çıkış noktasını farklı bir yerde bulur: insana ait bir öznelliği ifade etmek için doğadan ayrılmış bir notanın yapay sesinde değil, dünyanın gürültüsünde, kalpten fışkırmayan, bize yağmurun ayak sesleri gibi, fabrika patırtısı gibi, kalabalığın haykırışı gibi dışarıdan gelen bir ‘sesli kütle’de.
Xenakis’in  notalarla gamların ötesindeki ses ve gürültülerle deneyleri müzik tarihinde yeni bir dönemin temelini atabilecek mi? [Kundera bu metni 1980’de yazmış]  Müzikseverlerin belleğinde uzun süre kalacaklar mı? Çok şüpheli. Kalacak olan şey, muazzam bir reddediş eylemi: ilk kez biri Avrupa müziğine onu terk etmenin, unutmanın mümkün olduğunu söylemeye cesaret edebildi. (…)” (a.g.e. s: 83-84)



*  *  *



Ben arabeskten hiçbir zaman keyif almadım. Bütün müzikleri dinlediğim gibi arabeski de dinledim. İlk zamanlar orkestrasyonlar hoşuma gidiyor ve aptalca şöyle diyordum: Bu müzik için bu orkestrasyonlara yazık değil mi! Yazık olsa yaparlar mıydı? O işler iyi kötü bir sektörün temellerini attı.

Onca müzik dinledim, onca müzikten keyif aldım ama sonu sonunda ben galiba largo’nun ilk üç notasını duyduğunda yavşaklaşan naiflerden olmakta karar kıldım…
Şu müzik işi, üzerinde düşünülmesi, akıl yürütmesi, ahkâm kesmesi en nafile işlerden biri galiba. Veya düşünürken kaybolmak için en derin uzay. Veya insanlığın öregeldiği en karmaşık fenomen.
Müziğin misyonu ve misyon müziği tarihte yerini alıyorsa da müziğin yanında solda sıfır kalıyor en nihayet.
—————————————–
(*) Böyle zeki, düşünmeyi böyle bilen, böyle yaratıcı ve bütün bunlardan ötürü böyle rahatsızlık veren bir adama “sinir adam”dan başka ne diyebiliriz ki?
← Önceki yazı
Sonraki yazı →